Ana Sayfa
Duyurular
Türkiye’deki eğitim üzerine

Duyurular

Haz 21
Türkiye’deki eğitim üzerine

Eğitim öğretim konusunda da birçok alanda olduğu...

Haz 08
Uluslararası Karadeniz Havzası Halk Bilimi Araştırmaları Dergisi

Uluslararası Karadeniz Havzası Halk Bilimi Araştırmaları Der...

Haz 08
Uluslararası Türk Dünyası Kültür Araştırmaları Dergisi

Uluslararası Türk Dünyası Kültür Araştır...

Haz 08
Tüş ve Düşünce Dergisi Yayımlanan Sayılar

Tüş ve Düşünce Dergisi Yayımlanan Sayılara aş...

Türkiye’deki eğitim üzerine

Kultur Bilimleri Akademisi 21 Haziran 2016 18:31:45 Salı

Dr. Halil Uzun

“Paradigmatik dönüşüm olmadan değişim/gelişim olmaz” derdi bir hocam, kulağı çınlasın. Özellikle ülkemiz için eğitim alanında şu sıralar geçerli, bize kılavuzluk edebilecek ihtiyaç duyduğumuz bir söz. PISA sonuçları bunun delili niteliğindedir. “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” olan PISA, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından üçer yıllık dönemler hâlinde, 15 yaş grubundaki öğrencilerin kazanmış oldukları bilgi ve becerileri değerlendiren bir araştırma projesidir. PISA Projesi’nde zorunlu eğitimin sonunda örgün eğitime devam eden 15 yaş grubundaki öğrencilerin; Matematik okuryazarlığı, Fen Bilimleri okuryazarlığı ve Okuma Becerileri konu alanlarının dışında, öğrencilerin motivasyonları, kendileri hakkındaki görüşleri, öğrenme biçimleri, okul ortamları ve aileleri ile ilgili veriler toplanmaktadır (1). PISA sınavına dahil edilen öğrenciler tüm ülkelerde eğitim sistemi içinden rastgele seçilmektedir. Yapılan değerlendirmeler sonucunda Çin (Hong Kong ve Şangay), Singapur (ki  yaklaşık 4 yıl önce Türkiye’deki okul öncesi eğitimi incelemek amacıyla uluslarası bir kongreye bakanlıktan üst düzey yetkililer göndermişlerdi, Raj’a selam olsun), Japonya, Güney Kore (tabletle eğitime geçmek için eğitim biliminin esaslarına uygun olarak yıllarca pilot uygulama yapıp uygulayıcılardan geri dönütler alarak müfredat programını dört yılın sonunda uygulamaya başlayacaklarını bildirmişlerdi) ve Finlandiya gibi ülkeler üst sıralarda yer almaktadır. Buna karşılık ülkemiz üç yıllık zaman dilimlerinde yapılan bu değerlendirmelerde zaman zaman sıralama değişse de ne yazık ki 65 ülke içerisinde OECD ortalamasının altında yer almaktadır (2). Kısacası Fen, Matematik ve Türkçe okuma ve yazma becerilerinde sınıfta kaldığımız ifade edilebilir.
Bu ülkelerin eğitimdeki başarısının temelinde neler olduğunu tartıştığımızda, ne tip insan yetiştirme gayreti içinde olduklarının farkında olduklarını, bilim ve teknolojiden üst düzeyde faydalandıklarını, eğitim bilimini ciddiye aldıklarını, beşeri kaynakları iyi değerlendirerek öğretmenlerin bilimsel araştırmalara, kongrelere katılımını desteklediklerini, yüksek lisans veya doktora dereceli kaliteli öğretmenler yetiştirmeye çalıştıklarını ve bu öğretmenlerin özellikle temel eğitimde (Okul öncesi ve ilkokul) öğrencinin bir sonraki eğitim basamağına geçene kadar aynı öğretmenle eğitim-öğretime devam etmeye özen gösterdiklerini, öğretmenlik mesleğinin saygınlığını artırmaya ve özlük haklarını geliştirmeye çalıştıklarını, aileleri eğitip, okuldaki eğitim etkinliklerine katılımlarını sağladıkları, okulu sıkıcı bir yer olmaktan kurtarıp cazibe merkezi haline getirdikleri, sınıf dışı etkinliklere sıklıkla yer verdiklerini, farklı öğretim yöntem ve tekniklerini kullandıklarını, çocukların gelişimleri hakkında raporlar hazırladıklarını ve gelişimsel özellikleri doğrultusunda doğru rehberlik edilerek uygun istihdam alanlarına yönlendirdiklerini, öğrencilere çok fazla ödev vermediklerini, (Bazı ülkelerde hiç ev ödevi yoktur, bunun yerine proje tabanlı öğrenme modeline uygun çalışmalar yürütülmektedir. Bizim ülkemizde ilaç yazmayan doktorla ödev vermeyen öğretmen makbul değildir.) ve genel itibariyle sanat kültür ve sporun eğitim bakanlığı bünyesinde olduğunu ortaya koyabiliriz. Biz ise hâlâ “Eğitimde iyileşme ne şekilde olacak?!?”, “Emrullah Efendi’nin Tuba Ağacı mı, Mustafa Satı Bey’in Kiraz Ağacı mı ?” tartışmasını yapıyor ve II.Meşrutiyet’ten bu yana birbirimize suçluyoruz. Üniversiteler “bunlar nasıl öğrenci, her yıl kalite düşüyor, bakanlık önlem almalı” derken, bakanlık “eğitim fakülteleri nitelikli öğretmenler yetiştiriyor mu ki, bu öğretmenin yetiştirdiği çocuk ancak bu kadar olur” deyip ağaçların dallarını sallamaya devam ediyorlar. Üzerinden bir asırdan fazla geçti ancak bizler henüz seçimimizi yapmadık, aşağıdan yukarıya mı, yukarıdan aşağıya mı düzelecek bu eğitim. Hemen müdahale etsek bile eğitimdeki kalitenin artması en az 20 yılımızı alır. Bunun toplumun geniş bir sathına yansıması biraz daha zaman alacaktır. Bu nedenle, YÖK’ün de yakın zamanda üzerinde çalıştığı gibi eğitim fakültelerinin de yeniden yapılandırılması gerekmektedir. Ülkemizin eğitim sistemi 4+4+4 olarak değişmeden ve eğitimde tablet uygulamasına geçmeden önce eğitim fakülteleri bu varsayımları sınamalı, çalıştaylar düzenlenmeli, pilot uygulamalar gerçekleştirilmeli, uygulayıcılardan gelen geri dönütler değerlendirilmeli ve eğitim fakültelerinin de yapıları bunlara göre düzenlenmelidir (2012 yılında ülkemizde “ilköğretim (1.sınıftan 8. Sınıfa kadar olan süreç)” kavramı yerine temel eğitim (okul öncesi ve ilkokul) ve 5-6-7-8. sınıflar da ortaokul olarak belirlenmiştir, ancak üzerinden 4 yıl geçmiş olmasına rağmen ve yakın zamanda yeniden bir eğitim sistemi değişikliği söz konusu iken eğitim fakültelerinde hala ilköğretim bölümü bulunmaktadır ve bu bölümde okul öncesi, sınıf öğretmenliği, sosyal bilgiler ve fen bilgisi öğretmenliği gibi anabilim dalları bulunmaktadır, halbuki temel eğitim bölümü ve altında okul öncesi ve sınıf öğretmenliği anabilim dalı, ortaokul bölümü altında fen bilgisi, sosyal bilgiler, Türkçe ve Din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği anabilim dalları olması eğitimin kalitesi açısından daha verimli olabilirdi), eğitim fakültelerine girişte baraj getirilerek eğitim fakültelerine belli bir puanın üstünde öğrenciler alınmalı, mevcut öğretmenlerin kişisel ve mesleki gelişimi planlı ve programlı bir yönetim, denetim ve rehberlikle geliştirilmeli, eğitim fakültelerinin kadroları güçlendirilmeli, eğitim biliminden bihaber öğretim üyelerinin (her ne kadar ben şu kadar yıl öğretmenlik yaptım, kitabı varsa derse girerim gibi sözler sarf etseler de) kendilerine uygun fakültelere istihdam edilmeleri, alanında en az üç öğretim üyesi bulunmayan programlara öğrenci alınmaması, formasyon programının kaldırılması ve herkesin öğretmen olamayacağı, öğretmen olamayanların polisliğe başvurmayacağı düzenlemeler yapılmalıdır (Geçmişte bazı altyapı sorunlarından dolayı herkesin öğretmen olması konusunda bazı uygulamalar gerçekleştirildi ama artık bu altyapı problemleri ortadan kalktı gibi bir şey. Bu nedenle bu paradigma da artık değişmeli, çağdaş dünyaya eğitim alanında ayak uydurulmalı, herkes öğretmen olamamalı ve herkes eğitim fakültelerinde çalışamamalı. Ayrıca mevcut haliyle formasyon "eğitim biliminin ve eğitim fakültelerinin" hiç sayılması anlamını taşımaktadır. Nasıl ki Tıp fakültesi dışında hekim, veterinerlik fakültesi dışında veteriner, mühendislik fakültesi haricinde mühendis yetişemiyorsa, eğitim fakültesi dışında da öğretmen yetişmemelidir. Dolayısıyla her önüne gelen öğretmen olamamalı ve eğitim fakültelerinde çalışamamalı, eğitimci sayılmamalıdır Ben de küçükken nohut sattım, iktisatçıyım ya da 10 yaşından itibaren traktör kullanmıştım ziraatçiyim demek gibi bir şey bu. Ben ne kadar ziraatçiysem onlar da o kadar eğitimci (kişiliklerine ve bilim alanlarına saygı duyuyorum, konu bu değil)...
Sonuç olarak eğitim öğretim konusunda da bir çok alanda olduğu gibi ne yazık ki gerektiği kadar profesyonel olamıyoruz ve bunun sonucunda milletimizi yani çocuklarımızı yani geleceğimizi eğitemiyor, sadece diploma sertifika dağıtmış oluyoruz. En kısa zamanda kısır tartışmalar ve fasit dairelerden kurtulan, aklın ve bilimin öngördüğü çağdaş bir eğitim öğretim sunan eğitim kadrolarına ve olanaklarına kavuşmamız dileğimle.
 

  1. https://www pisa.meb.gov.tr
  2. https://www.oecd.org/pisa/